IN BRUGES

-BU YAZI FİLMİN GİDİŞATI VE SONU İLE İLGİLİ EPEY BİR BİLGİ İÇERİR. FİLMİ HENÜZ İZLEMEDİYSENİZ OKUMANIZ TAVSİYE EDİLMEZ-

In Bruges, ülkesi İrlanda’da, İrlandalı silahşorların karanlık hikâyelerini sahneye taşıdığı keskin tiyatro oyunları ile tanınan Martin McDonagh’ın 2008 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmdi.  (McDonagh daha sonra Seven Psychopaths (2012) ve Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017) gibi başarılı bulunan filmlerle yoluna devam edecek.) Bu ilk film de bize yönetmenin tiyatro oyunlarının izlerinden yürüyerek iki İrlandalı kiralık katilin kara komedisini anlatıyor, ancak bir farkla: Film İrlanda’da değil Bruges’de geçiyor. Bruges Belçika’da.

Filmdeki genel hal ve tavırlarından orta halli bir aile babası ve ağır psikopat Dublin’li mafyöz bir iş insanı olduğunu çıkardığımız Harry (Ralph Fiennes) için çalışan iki tetikçi Ken (Brendan Gleeson) ve Ray (Colin Farrell), son işlerinde fena çuvalladıklarından ortadan kaybolmaları için patronları tarafından Bruges kentine gönderilirler. Plana göre Ken ve Ray, bu nispeten tenha, turistik ortaçağ kentinde sakin bir iki hafta geçirecekler ve Harry’den haber bekleyeceklerdir. Gleeson’un canlandırdığı Ken karakteri bu zorunlu molayı hoş bir tatil fırsatı olarak görür, yıllarını adam öldürmeye vermiştir, iki haftalığına rüya gibi pitoresk bir kentte, güzel insanların arasında, güzel biralar içerek sıradan bir turist gibi takılma fikri onu daha ilk günden sarar. Farrell’in Ray’i ise sokaklardan gelen bıçkın bir gençtir ama bu adam öldürme işlerinde acemidir. Son işte çuvallayan odur, istemeyerek de olsa bir kilisede dua etmekte olan küçük bir çocuğu vurarak öldürmüştür. İntihara yönelik düşünceler içerisinde kendinden, Bruges’den ve Bruges’de beklemekten nefret eder.

Ken, Ray’in biraz da mentoru gibidir. Ray’i bu işlere o sokmuştur. Günahsız bir çocuğu öldürmek her ne kadar kolay hazmedilebilecek bir hata değilse de, Ken, Ray’in daha ilk yanlış adımında böyle çözülüp gitmesini istemez. Olan olmuştur nasılsa, yapılacak bir şey yoktur artık, devam etmek gerekir ve bak, Bruges ne güzel bir yerdir. Ray’e göre ise, hayır, Bruges hiç de güzel bir yer değildir. Tam bir bok çukurudur. Kimse kusura bakmasın ama Ray Dublin’de büyümüştür, doğduğu köyden dışarıya adımını atmamış bir geri zekâlı olsa belki ama hayır, Bruges onu hiç etkilememiştir. İlk perdede Ken ve Ray arasındaki bu çatışmanın beslediği kara komedi ikinci perdede Harry’den gelen yeni talimat doğrultusunda iyice çetrefilli bir hal alır. Harry, Ken’e Ray’i öldürmesini emretmektedir. Olaylar gelişir.

Bruges ile başlayalım. Filmdeki olayların Bruges’de geçmesinin bir sebebi var. Kimi filmlerde yapılır bu. Kıyısı köşesi belli, arketip diyebileceğimiz “full-anglosakson” kimi karakterleri tutup Doğu’ya atarlar. Indiana Jones’un Kahire’si ya da James Bond’un İstanbul’u gibi. Çoğu zaman karikatür bir Doğu’dur bu, kartondur: İstanbul’da bir köşeyi dönünce kendinizi Adana’da bulursunuz; ama genelde işe yarar. Karakterin bütün klişeleri, tipinin onu bağladığı bütün kurallar, tuhaflıklar, saçmalıklar bu Doğu sahnesinde erir, makul olana dönüşür ve izleyicinin kabul edeceği bir kıvama gelirler. Üstüne doğunun sahnesi ile batının tipi arasındaki kontrast, ana karakterin durumu ve duruşunu –hem de filmin vermek istediği kadarıyla, peşinde sürükledikleri olmaksızın- daha da görünür hale getirir. Martin McDonagh da Bruges’ü biraz böyle kullanıyor. McDonagh, Guy Ritchie’nin kimi işlerinden, Peaky Blinders gibi yarı-tarihi dizilerden ya da çoğunlukla New York’ta geçen modern suç filmlerinden haklarında az çok bilgi sahibi olduğumuz İngiliz ya da suç insanlarını sanayi devriminin koyu dumanından, çeliğin yorucu ateşinden, Londra ya da Dublin banliyölerinin tekinsiz tuğla duvarlarından, taksilerden, publardan ve (bize göre) ters yönde akan trafikten soyutlayıp kendi icat ettiği oryantale, yani Bruges’e atıyor.  Şimdi, az çok biliyoruz biz de, Belçika, bir İzlanda ya da Norveç gibi değildir elbet. Bruges’de tekin olmayan mahalleler, karanlık güvensiz sokaklar hiç mi yok? Şehrin bir yerlerinde kanalizasyonlarından taşan pis kokulu lağımlar o güzel kanallara akmıyor mu hiç? Ama Martin McDonagh bunları bize hiç göstermiyor. Neredeyse tur şirketi videosu estetiğinde, filmde de bize anlatıldığı üzere, “peri masalı”nı andıran romantik bir Bruges sahnesi kuruluyor ve filmin devamında deneyimleyeceğimiz karakter kaynaklı aşırılıklar bundan böyle bir bakıma sorgu sualden bağımsız bir hale geliyor. Bruges de işte, filmdeki hikâyeye pek uygun biçimde, süslemeli bir meşe tabuta benziyor. Diğer olası adaylardan Paris fazla büyük, Prag fazla bilinen, Venedik fazla dar, Moskova fazla yabancı olurdu, Bruges filme eldiven gibi uyuyor.

Hikâyeye gelince, filmde durgun bir suya atılan yuvarlak pürüzsüz bir taş gibi seken “ölüm” var bir de. Bana göre asıl hikâye burada yatıyor: Ölüm ha bire sekiyor, kendine bir konak arayan tuhaf bir hastalık gibi ondan ona bulaşıyor ya da. Filmde Ray’i bitmiş tükenmiş bir halde buluyoruz (Colin Farrell’in de o dönem Oliver Stone’un fiyasko Alexander filminde bitip tükenişi vardı. Bu filmde iyi bir oyuncu olarak küllerinden doğup geri dönüyor) çünkü bir çocuğu öldürmüş. Aslında bir papazı öldürecekti, öldürüyor da (üstelik de öldürmeden önce avans olarak günah çıkararak) ama kaçmaya çalışan papazdan seken kurşunlar kilisede dua etmekte olan yedi sekiz yaşlarında bir çocuğa denk geliyor ve çocuk da ölüyor, Ölüm papazdan çocuğa sekiyor. Ken ve Ray, bu yüzden kaçıyorlar. Ölüm genç Ray’e bulaşıyor: Vicdan azabının yükü altında kendini öldürmeye karar veriyor. Ölüm Ken’e bulaşıyor: Harry, Ken’e Ray’i öldürmesi emrini veriyor. Ertesi sabah parkta Ken, susturuculu tabancasını sessizce arkasından yaklaştığı Ray’e doğrultmuşken ve tam da tetiği çekmek üzereyken Ray’in de elindeki tabancayı kendi kafasına dayadığı görülüyor. Ken, Ray’i öldürmediği gibi kendisini öldürmesine de engel oluyor. (Saçma ve bu yüzden güzel.) Fakat sevgili arsız Ölüm bu kez ikisine birden bulaşıyor. Ken’in Ray’i öldürmediğini öğrenen Harry işleri bizzat ele almak için Dublin’den kalkıp Bruges’e geliyor. Baş belası Ray öldürülmeli ve itaatsiz Ken de muhtemelen yine ölümle cezalandırılmalı… Nitekim Harry, yaşlı Ken’i Bruges kulesinde haklıyor. Doğrudan öldürmüyor belki; ama şah damarını patlattığı ölümcül bir yara açtığını görüyoruz. Acımasız Harry işin diğer yarısını bitirmek için kuleden aşağıya, Ray’e inerken (bu arada tüm roller harika yazılmış diyaloglara sahip ve oyuncular rollerini mutlulukla icra ediyorlar, bu belli oluyor) Ken kendini kuleden aşağıya atıyor; çünkü elindeki tabancayı savunmasız Ray’e ulaştırmanın tek yolu bu. (Saçma ve bu yüzden güzel.) Ken ölüyor, ölüm Ray’e sekiyor. Bruges’deki kısa bir kovalamacanın ardından Harry, zavallı Ray’i birkaç kez vuruyor. Sonuncusunda, kurşunlardan biri Bruges’de çekilen bir filmde oynayan “cüce”ye denk geliyor. Ölüm cüceye sekiyor, kafası parçalanıyor. Bu cüce kim, biz biliyoruz. Ancak filmi bizimle birlikte başından beri seyretmeyen Harry onun bir cüce olduğunu bilmiyor. (Saçma ve bu yüzden güzel.) Ölüm Harry’ye sekiyor. Harry, tıpkı cezalandırmak için peşinde olduğu Ray gibi, günahsız bir çocuğu vurduğunu zannedip intihar ediyor. Son sahnede Ray’i sedyeye yatırıp ambulansa taşıyorlar. Bir tabutta yatar gibi seyrediyor Bruges’ü, ölüp ölmediğini öğrenemiyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s