IMMANUEL KANT STRIKES BACK!

Immanuel Kant, bir sabah, bunaltıcı düşlerinden [unruhigen Träumen] aklında şu üç devcileyin soruyla [ungeheueren Ungeziefer] uyanıyor: Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim? Kant, Rodos’lu Andronicus’un adını biraz da bilmeden koyduğu ama aslen Aristoteles’ten bu yana bütün felsefeciler tarafından üzerinde kafa patlatılmış Metafizik’i bir bilim dalına çevirmek istiyor, nicedir istiyor bunu. Eğer sorularına meşru cevaplar bulabilirse, metafiziğin başladığı noktayı belirleyebileceğini düşünüyor. Kant’a göre, başı sonu belli olsun olmasın, insanın metafiziğe doğuştan gelen bir yatkınlığı var. İnsanlar, bilgi edinebileceği alanın dışında kaldığını bile bile Tanrı hakkında, ruhun ölümsüzlüğü hakkında, edindiği başka bilgiler ile çelişmeyen tasarımlar kurabiliyor. Bu eğilimi ahlaksal bir ihtiyaç olarak değerlendiren Kant, metafiziği bir bilim haline getirebilmenin olanaklarını ve eğer mümkün ise bu olanakların kaynağını belirleyebilmek için, işte bu sabah kolları sıvıyor.

Metafizik, Kant’a göre, her şeyden önce deneyimin zorunlu kurallarını bildiren sentetik apriori prensiplerin bir toplamıdır. Kant, ilk kahvesini yudumlarken, soruşturmasını daraltabilmek için öncelikle bu sentetik yargıların üzerine gitmeye karar veriyor. Bulutlu, kasvetli bir sabah. Perdenin kenarından dışarıya kısa bir bakış; belki yağmur yağacak. Kant elindeki her şeyi masaya yatırıyor: Sentetik yargılar bize, içine savrulduğumuz evren hakkında yeni bilgiler verir. Sentetik bir yargıdaki yüklem, özneye içkin değildir. Yani özenin içinde hali hazırda bulunmaz. Sentetik yargılar deneyden ve duyulardan bağımsızdırlar. Peki ya analitik yargılar? Analitik yargılar böyle değil, diye mırıldanıyor Kant. Örneğin, “Bir çember merkeze eşit uzaklıktaki noktalardan oluşur,” dediğimizde analitik bir yargı üretmiş oluruz. Bu yargı bize yeni bir bilgi vermediği gibi, yüklemi öznenin kavramı içerisinde zaten mevcuttur. Analitik bir yargıyı ele geçirmenin en kolay yollarından biri onu çelişmezlik ilkesi ile test etmektir. Yumruğunu sıkıyor Kant. Sentetik bir yargıya bunu yapamazsınız. Örneğin, iki artı iki dört eder, önermesi, nasıl da sentetiktir. Yüklemdeki “dört” kavramı, öznedeki “iki” kavramında mevcut değildir ya da bu kavram aracılığı ile sezilemez. İki artı ikinin dört ettiğine çelişmezlik ilkesi de işlemez. Öte yandan bu önerme bize yeni bir bilgi verir ve bilgimizi genişletir. Bu yargıya herhangi bir deneye ve deneyime başvurmadan, sadece aklın işleyişi ile ulaşabiliriz. Saf doğa bilimleri, saf matematik yıllardır işte bu sentetik apriori prensiplerle iş görüyor. Kant, metafiziği bir bilim olarak kurmak istiyorsa sentetik apriorilerin onu götürdüğü yere gitmesi gerektiğini sonunda anlıyor.

Kahvesini bitirince kendini sokağa atıyor. Yağmur hafifçe çisemiş geçmiş; sokaklar yasemin, toz ve kahve kokuyor. Bu kokusuz sentetik aprioriler hakkında düşünmek ise Kant’ın kafasında iki eski soruyu uyandırıyor: Saf matematik nasıl olanaklıdır? Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır? Kaldırımlarda hızlı hızlı yürürken ve hatta çarpıp geçerken yabancı omuzlara Kant, bilme yetisinin nasıl da üç katlı bir binaya benzediğini düşünüyor. Duyarlık, saf anlama yetisi ve saf akıl sırasıyla bu binanın katlarıdır işte. Duyarlık katının sakinleri uzay ve zamandır. Saf Anlama Yetisi katında ise Aristoteles’in ortaya koyduğu ve Kant’ın kurcalayıp başka bir hale getirdiği kategoriler ikamet eder. En üst katta, Saf Akıl’ın katında ise ideler (Kant’ın deyimi ile transandental ideler) hüküm sürer. Kant, bilginin bu binanın katları arasındaki yolculuğunu hayal ediyor. Bunu yaparken, Platoncu bir yaklaşımla, duyarlığımıza tabi olan ve böylece bize verilmesi mümkün olan nesnelerin yerini fenomen alanda belirliyor. Bu nesnelere kaynaklık eden (ya da ettiği varsayılan) ve duyularımızı uyaran “kendinde” nesneler (ideler) ise noumen alanında bulunuyor. Aralarındaki ilişki sayesinde biz nesneleri “kendinde” halleri ile değil, duyularımıza göründükleri gibi biliyoruz. Nesneleri apriori görmemizi sağlayan bu duyusal görüntüdür. Şimdi bana sıkıcı diyecekler, diye mızmızlanıyor kendi kendine.  Dünya deneysel bir görünün belirsiz nesnesidir, diyor yanından aceleyle geçip giden adamın kendisini duyabileceği kadar yüksek bir sesle. Bilme yetisinin ayrılmaz parçası olan uzay ve zaman bu görünüşün biçimini belirleyen unsurlardır. Bilme yetisi sayesinde uzayı ve zamanı tasarlayabiliyor olmamız geometriye ve aritmetiğe imkan sağlar. Uzayın konuştuğu dil geometri, zamanın dili ise aritmetiktir. (1).

Kant, biraz soluklanmak için Pregolya nehrinin kıyısındaki parkta, kestane ağaçlarının altındaki bir banka oturuyor. Akıp giden berrak mavi suyu ve üzerindeki beyaz kuğuları bir süre seyrediyor. Duyarlık sayesinde nesneden edindiğimiz tasarımı uzay ve zaman içerisinde bir yere oturtabilmişti (2). Bu tasarımın bilgiye dönüşmesi için sıra saf anlama yetisine gelmişti. Bu işlem aynı zamanda, saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır, sorusuna da cevap olacaktı (3). Kant, zihni Pregolya nehrinin akışı gibi berrak; yolu görüyor: Bilinemez noumena’daki kendinde şeyler duyuları harekete geçirir. Bilme yetimiz, uzay ve zaman tasarımı ile nesneyi kavrar. Sonra, saf anlama yetisi işi devralır ve bu tasarım içindeki nesneyi belirli bir ilişkinin içine yerleştirir. Bu ilişkiyi sağlayan ise kategorilerdir. Kant, Aristoteles’ten ödünç aldığı kategorileri biraz değiştirip, geliştirerek işin içine dahil ediyor. Kant kategorilerini, niceliğe göre birlik (tek), çokluk (bir sürü) ve tümlük (hepsi); niteliğe göre gerçeklik, yadsıma (olumsuzlama) ve sınırlandırma; ilişkiye göre töz (ilinek), nedensellik (nedeni olmak) ve birliktelik; kipliğe göre mümkünlük, gereklilik ve rastlantısallık olarak gruplandırıyor. Bilme yetisi ve saf anlama yetisi, artık beraber çalışmak zorundalar. Çünkü duyarlık olmadan hiçbir nesne bize verilemiyor ve anlama yetisi olmadan da hiçbir şey düşünülemiyor. Yani, ne sezgi olmaksızın kavramlar ne de kavramlar olmaksınız sezgi bize bilgiyi verebilir. (4). Güneş, Konigsberg’te tepeye vururken Kant artık şu sonuca ulaşıyor: Kategoriler doğadan elde edilen yasalar değildirler; tam tersine doğadaki yasaları yani saf doğa bilimlerini onlar mümkün kılarlar.

Karnı fena halde acıkan Kant, yeniden şehrin merkezine doğru yürürken meşru bilgi alanımızın sınırlarına da ulaştığını anlıyor. Duyarlığımız ve saf anlama yetimiz sadece deneyle sınırlıya eğer; o halde metafiziğin mümkün olduğu tek alan olarak elimde ideler ve akıl kalıyor, diye düşünüyor. Bir lokantada kendisine güzel bir Konigsberger Klopse söylüyor. “İde ile duyularda kendisine karşılık gelen hiçbir nesnenin verilemediği zorunlu akıl kavramını anlıyorum,” diye mırıldanıyor Kant kendisini şaşkın bakışlarla süzen garsonu umursamadan (5). “Bu kavramlar, aklın kendi doğası sayesinde ortaya çıkarlar ve zorunlu olarak anlama yetisinin bütün kullanımı ile ilişkilidirler(6).” Sonunda mutlak metafiziğin konusu tespit ettiğini düşünüyor. Hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları olan ideler zorunlu bir metafizik üretiyor, bu kesin. Akıl, adeta doğal ve bile bile bir yanılsama içinde, anlama yetisinin faaliyetlerini sistematik bir hale getirirken bu metafiziğe boyun eğiyor. Kant, köfte, haşlanmış patates üzeri beyaz sos ve pancar turşusundan ibaret tabağı masasına doğru yaklaşırken meşru bilgi ile metafizik arasındaki sınırı böyle çiziyor. Artık neyi bilebileceğini biliyor.

Peki ya bilim olan Metafizik? Ona ne olacak? Eğer saf aklın kavramları olan ideler deneyimden muaf bir halde meşru bilgi üretemeyen anlatımlar ise Metafizik bilimi temellerini atabileceği sağlam bir zemini nereden bulabilecek? Kant, duyuların konusu olabilen dünya ile bunun ötesinde kalan ideler arasına çizmiş olduğu sınırı, Metafizik bilimi için bir zemin olarak işaret ediyor. Kendinde nesneler hakkında meşru bilgi edinme imkanımız olmasa da, bu alanla aramızdaki sınır hakkında bilgi edinebilmek pekala mümkün. Bu bilginin imkan dahilinde olması Kant için, idelerin ve aklın pratik kullanıma da bir kapı açıyor. Noumen alanının bilinemez olması üzerinde çelişmeye düşmeksizin düşünülmesine engel olamaz.(7) Bu yüzden insan, ruhun ölümsüzlüğü, tanrı ve isteme özgürlüğü ile ilgili düşüncelere sahiptir ve içinde var olduğu dünya salt algılanan bir dünya değil aynı zamanda ahlaksal bir dünyadır. Kant’a göre, Tanrı’nın olduğu, insan ruhunun ölümsüzlükle donatıldığı bir dünyada  özgür iradesini ahlak ışığı ile kullanan insan mutlu olmayı umut edebilir. Bu çıkarımlar sabah sorduğu “Ne yapabilirim?” ve “Ne umabilirim?” sorularına da cevap olacak elbette. “Dünyaya, sanki en yüce bir anlama yetisinin ve istemenin yapıtı imiş gibi bakmak zorundayız,” diye mırıldanıyor Kant ve sonra kendine bol köpüklü bir Prusya birası söylüyor. Metafizik insanı susatıyor.

Kaynakça:

(1),(2), (3), (5), (6),  Prof. Dr. Taşkıner Ketenci: Kant Felsefesinde Metafizik ve İnsan Doğası : http://dusundurensozler.blogspot.com.tr/2009/04/kant-felsefesinde-metafizik-ve-insan.html

(4)Pınar Kaya Özçelik: Kant’ın Bilgi Anlayışı. ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar // Sayı: 3 Temmuz 2010:

(7) Prof. Dr. Cengiz Çakmak: Felsefeye Giriş ders notları.

 (5), (6) Immanuel Kant: Kritik der Reinen Vernunft, (Hrsg Wilhelm Weischedel), Insel Verlag, 1960

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s